Ana içeriğe atla

Kral Asativata’nın ölümsüz kadını: Halet Çambel





Türkiye'de, ömrünü bu toprakların zenginleşmesine adamış, idealist bir kuşak vardı, bir zamanlar. O kuşağın son temsilcilerinden arkeolog Halet Çambel; kültürün eğitimle, sağlıkla, tarihle, doğayla nasıl iç içe olduğunu, yaşayarak gösterdi. Hititlerin kayıp krallığını bulmak için yıllarını verdiği Kadirli'de hiyeroglif dilinin çözülmesini sağlarken kasabanın da hayatını değiştirdi. 2014 yılının 12 Ocak'ında vefat ettiğinde 98 yaşındaydı ve eşi Nail Çakırhan ile ilmek ilmek dokudukları kazı evinden, son yıllarına dek ayrılmadı. 



Toros dağlarının eteklerinde saklanan bir uygarlık, Hititlerin izindeki genç bir kadınla bütünleşti, tam 70 yıl önce. Hitit İmparatorluğu dağıldıktan sonra kurulan krallıklardan biriyle, Asativata’nın ülkesi Adanava ile yolu, 1946’da kesişti, arkeolog Halet Çambel’in. Yer, şimdi Osmaniye’ye bağlı Kadirli’ydi. Çambel, ömrünün üçte ikisini verdiği Adanava ülkesinin kalesinde bayrağını dalgalandırmaktan ölene dek vazgeçmedi. Çünkü, biliyordu ki kültür bir bütündü ve Türkiye koşullarında işi, sadece bir uygarlığı ortaya çıkarmak değildi. Bu nedenle, Prof. Dr. Halet Çambel için “dünyaca tanınan bir arkeolog” tanımlamasını yapıp susulmuyor. Dil, çok şey anlatmak istiyor daha; Çambel’in, ömrünü Anadolu’ya adamışlığını, Hititlerin izini sürerek kayıp bir krallığı yeniden inşa edişini, hiyeroglif yazısının çözülmesindeki emeklerini, kültürel miras ile yerel halkın bütünleşmesi çabasını, köylünün eğitimi ve sağlığı için yaptıklarını… 
1940’ların sonunda yolu, suyu, elektriği olmayan o dağ başına; Kadirli'deki Karatepe-Aslantaş’a, Çambel’in eşi Nail Çakırhan ile birlikte yarattıklarını görüp dinlemeye, bunun için gitmiştik işte. 2003 sonbaharında bizi (İ. Hakkı Kesirli ve Lütfü Dağtaş ile birlikte İzmir Life dergisi ekibini) yarım yüzyılı aşkın zamandır tırnaklarıyla kazdıkları kazı alanında ağırladı. O zaman 87 yaşındaydı ve tepelik taşlık alanlara, gayri ihtiyari uzattığım elimi tutmayı reddederek tırmandı. Yorucu gezinin sonunda bizi, elleriyle pişirdiği taze fasulye ve bulgur pilavından oluşan mönüyle ağırladı. Çambel, 12 Ocak 2014'te 98 yaşında yaşama veda ettiğinde ardında, sırrını çözdüğü koca bir dünya bırakmıştı.





Kurmay Albay babasının askeri ataşe olduğu Berlin’de, 1916’da dünyaya geldi Çambel. Babası Irak cephesinde çarpışmalara katılıp Berlin’e yaralı dönünce 1924'e dek Avrupa’da yaşadı aile. İstanbul’a döndüklerinde başlayan Arnavutköy Kız Koleji yılları, Çambel'in hem içindeki arkeoloji idealini ortaya çıkaracak hem de olimpiyatlara katılan ilk kadın sporculardan biri olmasına giden yolu açacaktı. Çambel, ortaokul boyunca yakasını bırakmayan hastalıklardan, eskrime başlayınca kurtuldu. Lisede sanat tarihi öğretmeninin, onları İstanbul’un tarihi yerlerine götürmesiye arkeolojiyi ideal edindi. Kazandığı bursla Sorbonne Üniversitesi’nde arkeoloji eğitimi aldı. Fransa’daki ilk yılın sonunda, 1936 yazında Halet Çambel adının tarihe yazılacağı ilk olay gerçekleşti: Federasyonun çağrısıyla Berlin Olimpiyatları’nda, Suat Fetgeri Aşeni ile birlikte eskrim dalında Türkiye’yi temsil eden ilk iki kadın sporcudan biri oldu. Ama olayın önemi fark edilmemişti henüz. Çambel, “O zamanlar öyle bir şey konuşulmuyordu. Bu, şimdi başladı. Hiç kimse farkında değildi” diye anıyor o günleri.

28 yüzyıl sonra

Üniversitede Eski İbranice ile birlikte öğrendiği Hititçe, Çambel’in izini süreceği uygarlığın da ipucuydu aslında. Atatürk’ün kurdurduğu bir kurumun, yine Atatürk’ün direktifiyle başlattığı Alacahöyük kazıları da ışık tuttu ona. Çambel’in, Türk Tarih Kurumu’nun başkanlığına getirilen babası Hasan Cemil Çambel, kazı yerinin seçimi için Kurt Bittel’e danışınca Alacahöyük seçilmişti. Çambel böylece Bittel’in çağrısıyla stajını Boğazköy (Hattuşaş) kazılarında yaptı. Doktora eğitiminin ilk yılının sonunda başlayan İkinci Dünya Savaşı onun Fransa’ya dönmesini engelleyince, Orta Anadolu özlemini giderme fırsatı buldu Çambel. İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. H. Th. Bossert’in asistanlık teklifini bile reddetti ilkin; Kayseri Müzesi’nde çalışmaya kararlıydı çünkü. Asistanı askere giden Bossert o kadar ısrar etti ki, Çambel, yıllar sonra Prehistorya Ana Bilim Dalı'nı kuracağı bölüme, dokuz aylığına girmeyi kabul etti. Çambel'in üniversitedeki görevi, Prof. Bossert’le Hitit uygarlığının peşinde Anadolu’ya yaptıkları araştırma gezileriyle kalıcı hale geldi. 30 yaşındaki Çambel, ömrünün kalanını adayacağı Adanava ülkesine doğru yola, böyle çıktı işte. 



1946’da Kayseri ve Adana arasındaki Hitit kalıntılarını araştırma gezisi, kötü hava koşulları nedeniyle zor geçti. Çambel’in ateşi 39 dereceye çıktı ama bu, bir çobandan duydukları haberin peşine düşmelerini engellemedi: Kadirli’de taştan bir aslan heykeli bulunmuştu. Anadolu’daki aslantaşlar, Roma ya da Hitit uygarlıklarına ait oluyordu. O heykel, kutsal hayvan boğaydı, yöreye adını verecek güç sembolü aslantaşlar daha sonraki çalışmalarda bulundu. Ve böylece bir krallık 28 yüzyıllık uykusundan uyanmaya, Kadirli civarındaki köylerin yaşamı değişmeye başladı.
Çambel, Hititlerin o ilk uyku mahmurluğu yıllarını, şöyle anlattı: “Burası bir dağ başıydı. Orman içinde bir yerdi. En yakın yol yürüyerek 15-20 dakikaydı. Evler 15’er dakika aralıklarla dağınık şekildeydi. Yolu yoktu, suyu yoktu. Su en yakın pınardan beygirle geliyordu. Elektrik yoktu tabii. Karpit lambası kullanılıyordu.” Salla geçtikleri ırmağın öte tarafında çamurları aşar, Kadirli’ye geldikten sonra atla Karatepe’ye çıkarlardı. 1940’ta evlendiği gazeteci ve şair Nail Çakırhan’ın, daha sonra ilk inşaat deneyimini yaşayacağı müze binası da, bu yollar aşılarak beygirlerin taşıdığı sularla yapılacaktı.

Hiyeroglif dili çözülüyor

Buldukları uygarlık, Hitit İmparatorluğu yıkıldıktan sonra güneye doğru kurulan krallıklardan biriydi. Maraş, Kargamış, Sakçagözü, Malatya'dakiler gibi... Karatepe-Aslantaş’daki ise; Kral Asativata’nın kurduğu, halkını bolluk içinde yaşattığı, kötü kişileri kovduğu, kadınların güvenle dolaşmasını sağladığı Adanava ülkesinin kalesiydi. Hükümdarın yazlık av köşkünün hizmetlileri, askerler ve atlara ait binalar ile depoların taş temel kalıntıları ortaya çıkarıldı. Kapıların iç duvarlarında aslanlar, sfenksler, dönemin inancını ve yaşayışını gösteren kabartmalar vardı. Ve tüm yazıtlarda iki dille yazılmış bir metin... 
Yazılardan biri Fenike, diğeri henüz çözülememiş olan hiyeroglif dilindeydi. Hitit dilinin akrabası Luvcayı kullanan krallık, hiyeroglif yazıyı da Luvca yazmıştı. Fenikece yazılar, dünyadaki Fenike filologlarına gönderildi. Hiyeroglif dilinde yazılan yazı, Fenikece ile karşılaştırılarak çözüldüğünde görüldü ki çift dille yazılmış tek metin vardı ortada: Kral Asativata’nın seslenişi. Kral, kendini "Ben gerçek Asativata'yım / Güneşimin adamı, Fırtına Tanrısının kulu / Avarikus'un büyük kıldığı, Adanava hükümdarı' diye tanıtıyordu. 
Prof. Bossert başkanlığındaki ekip, beş yıl birlikte çalışabildi Karatepe-Aslantaş’ta. Prof. Bossert, 1951’de bıraktı burayı. Çambel'in ifadesiyle, “Dedi ki, ‘Tamam, bunun kremasını aldık. Gerisi müzelerin işi. Burada binlerce eser kırık dökük halde duruyor, onlar bizim işimiz değil. Biz artık krallığın payitahtına gidiyoruz’ dedi.” Oysa Çambel’e göre asıl iş bundan sonra başlıyordu. Kazı alanının öylece bırakılması, tüm emeklerin boşa gitmesi demek olacaktı. Bossert ovadaki başkent Missis’e (Yakapınar) gitti, ilk ekipten kimse kalmadı. Eşi Çakırhan’ın yalnız bırakmadığı Çambel, yeni bir ekip kurdu. Prof. Bossert’in ise, Missis’teki kalıntılara ulaşmak için önce üstteki Helenistik, Roma, Selçuklu katmanlarını aşması gerekiyordu; buna ömrü yetmedi.

Ruhi Su ile derlemeler



Çambel’in kazı çalışmalarıyla birlikte yerli halk için yaptıkları; M.Ö. 8’inci yüzyılda döneminin ilerisinde, barışçı bir uygarlığın kurulduğu topraklara hakkını vermekti aslında. Çambel Fransız kazılarında öğrendiği ilk yardım bilgileriyle yaralara derman oldu: 
“En yakın doktor, atla beş saatlik yoldaydı. Eczacılar teşkilatının sekreterliğine yazı yazdık, bize ilaç gönderin, dedik; gönderdiler. Burada ilk yardım tatbik ettik. Bir yerleri baltayla kesilmiş mesela. İğneleri, pansumanları burada yapıyorduk. Yılan sokanlara yılan serumu getirtiyorduk, Fransız meslektaşlarımızla. Hatta Kadirli'deki doktorların, yılan sokan köylüleri gönderdiği yerlerden biriydi burası.”
Hatta halk, geçmişini bile bulmuştu bu eski uygarlıkta! Egzamalı bir köylü, bir kabartmanın üzerindeki adamın kılıcını ve kıyafetini Çerkeslere benzetmiş; “Aaa! Bizim atalar buradaymış” demişti. Adam iyileşip gittikten sonra ise köyün neredeyse tamamı gelmişti kazı alanına, “Bizim atalar buradaymış” diyerek.
Adana yöresinde yaptıkları, yalnızca Hitit uygarlığını ortaya çıkarmak değildi. 1950’de halk türküleri toplamaya başladılar. Bunun için de Ruhi Su'yu birkaç kere çağırıp buradaki ozanlarla buluşturdular. Ama ozanlar öyle uzaklaşmıştı ki kendi kültüründen, şaşırtmışlardı Çambel’i: 
“Ruhi Su gelince buradaki ozanları çağırdık. Hatta çok ilginçtir, bir defasında komşu ozanlar dedi ki, ‘Sen yanlış yaptın. Adam bir hafta sonra geliyor, sen bize altı ay evvel haber verecektin.’ Niye, dedim. ‘Biz, bu türkülerin artık kıymeti yok diye, transistör makine türküsü kıymetli diye bildiklerimizi unuttuk. Bize söyleyecektin ki bunları talim edelim’ dediler. Ruhi Su geldiği vakit de zar zor toplama yapılıyordu. Halk gelenekleri için de Pertev Naili Boratav’ı çağırıyorduk, o da çalışıyordu burada.”
Köylü çocukları, kazı ekibinin kurduğu yaz okulunda okuma yazma öğrendi. Öyle istekliydiler ki bunun için, “İşbaşından sonra saat beşte gelin” denmesine karşın çocuklar sabah beşte geliyordu. Niğdeli aşçı, ırmağa gidip boğulmalarını önlemek için çocukları akşam beşteki derse kadar oyalıyordu. Hatta arkadaşları Sabahattin Eyuboğlu ziyaretlerine geldiğinde, 10 günlüğüne hayat bilgisi öğretmenliği yapmıştı burada. En yakın okul, beş saatlik yaya yolundaydı. Ama çocuklar “hakiki okul”a gitmek için ailelerine öyle baskı yaptı ki kazı ekibinin yaz okulu, bir çeşit sertifika vererek okula gönderdi onları. “O çocukların bir kısmı okudu. Kimisi sendikacı oldu, kimisi devlet teşkilatlarında müdür” diyor Çambel. 

"Erkeklerin yola gitmekten korktukları yerlerde / Günümde kadınlar kirmen eğirerek dolaşmaktadır. / Ve benim günümde bolluk, tokluk, rahat ve huzur vardı / Ve Adanava ülkesi huzur içinde yaşıyordu" diyen Kral Asativata’nın mirası, 1940’ların sonunda Kadirli köylüleriyle bütünleşiyordu.


Dağ başındaki mucize müze

1950’den sonra, Prof. Bossert’in de gidişinin ardından zorlu yıllar başlamıştı. Taş eserlerin restorasyonu sorunu çıkmıştı karşılarına. Ne Türkiye’de böyle bir birim ne de uzman vardı. Çambel İtalya’da katıldığı bir kongrede Roma Merkezi Restorasyon Enstitüsü müdürüne sorunu anlattı. Müdür eserlerin Roma’ya getirilmesini istedi. Oysa Türkiye’deki koşullar, eserlerin bir ilçeden diğerine bile götürülmesine olanak vermiyordu. Enstitü ile anlaşma yapıldı ve 1956’ya dek süren işbirliğiyle oradan uzmanlar geldi Karatepe’ye. Enstitü müdürü, eserlerin yağmurdan ve güneşten etkileneceğini söyleyerek üstünün kapatılmasını isteyince halktan ve ağalardan toplanan yardımla ilkin çinko çatılar yapıldı. Sonra da, Türkiye’nin ilk çıplak betonu ile ilk açık hava müzesinin yapılma hikayesi başladı: 
“Enstitü müdürü, ‘Eserler kendi ortamında, tarihi, doğal çevresi içinde burada sergilensin. Buraya başka çatılar yapılması lazım’ dedi. Bu çatıların da, sütunlar üzerinde, dikkati eserlerden ayırmayacak şekilde, hafif bir tente serilmiş gibi olması gerekiyordu. Projeyi mimar Turgut Cansever, şevkle yaptı ve yapının çıplak beton olarak yapılmasını şart koştu. O vakte kadar Türkiye’de çıplak beton yapılmamıştı. Herkes diyordu ki, 'Bu delilik. Hele böyle dağ başında hiç yapamazsınız. Bunu unutun.' Müheahhit de gitti. Nail başladı işe. Bazı sistemler buldu, onları uyguladı. Gayet güzel tuttu.
"Bütün parayı okullara ayırıyoruz" diyen, zamanın Bayındırlık Bakanı Tevfik İleri'ye, Müze de bir okuldur" diyerek aldıkları 200 bin lirayla başlamışlardı işe. İnşaat sürerken İstanbul Üniversitesi’ndeki görevi de devam ediyordu Çambel’in. Özellikle Ethem Menderes’in bu süreçte çok yardımcı olduğunu söylüyordu. Zaten kazıları ve müzeyi anlatan kitabını adadığı kişilerden biri, dönemin Bayındırlık İl Müdürü Emrullah Altay ile birlikte Menderes. Müze yapılırken müteahhit işi bırakıp gittiğinde Altay 10 günde bir gelmişti yanlarına. Menderes ise Çambele üniversiteden bir yıl izin almıştı.


Onun da adı ölümsüz

Çambel ve Çakırhan’ın civar köyleri eğitimle aydınlatma çabası sonraki yıllarda da sürdü. Milli Birlik Komitesi dönemi kaymakamı Mehmet Can’ın okul yaptırma kampanyasına katıldılar. Kamyakamın taktiği, bir köye, “Siz taşını, kumunu, kirecini getirin, temelleri de deşin. Ben size usta, malzeme vereceğim. Okul yapalım, yol yapalım” deyip diğer köyü kıskandırmaktı. “Böyle kıskandırmak suretiyle Kadirli’de okulsuz köy bırakmadı” diye anıyordu Çambel kaymakamı. Çambel ve Çakırhan, Aslantaş Baraj Gölü çevresinde, öğretmen ve ormancı lojmanlarının da olduğu bir meslek okulu yapmıştı. Vali iki atölye binasının parasını verdi. Marangozluk ve demircilik okullarının binalarını Çakırhan yaptı. Fakat sonra şehirli öğretmenlerin bu işten kaçmaya çalıştığını anlatmıştı Çambel. Valinin direktifiyle eğitim devam etti bir süre daha ama öğretmenler Kadirli’ye alınıp da köylü o araziyi kiraya verince, binalar davar ahırı oldu. Ormancılar, doğramaları götürdü. Osmaniye’nin önceki valisi Ümit Karahan orayı canlandırana dek atıl kaldı binalar. Şimdi orası, yapıldığı zamanın ruhunu yakaladı; gölün yanında bir spor tesisi olarak hizmet veriyor.
Çambel'in hizmeti, Kadirli'de yaptıklarıyla sınırlı değildi; bir arkeoloğun ve kazı bölgesinin nasıl olması gerektiğini, yaşayarak göstermişti. Silifke'den İskenderun'a tüm kıyı şeridinin taranmasında, Adana kentsel gelişim planlaması için kent envanteri çıkarılmasında, Çayönü Diyarbakır kazılarına zoolog, botanikçi, coğrafyacı gibi bilim insanlarının da katılmasında payı vardı. 
Çambel, yaptıklarına “idealistlik” denmesine karşı çıkıyordu. İşim Anadolu'da. İşiniz neredeyse siz de oradasınız” diyordu. Asıl şaşılması gereken, onun şaştığı durum galiba: “Öğretmenler okuldan çıkar, doğru Halkevi'ne koşardı. Kimi spor, kimi tiyatro, kimi edebiyat, kimi müzikle uğraşır, gençleri yetiştirirlerdi. Şimdi öğretmenlere bakıyorsunuz. Dersten çıkıyor, doğru kahveye gidiyor, pişpirik oynuyor, okey oynuyor." 
Anadolu’nun tarih öncesinden kalma kültürünü, bu toprakların şimdiki sahiplerine benimsetmek de zor değildi ona göre: Çok basit. Siz halkın içinde yaşadığınız vakit o insanlarla bütünleşiyorsunuz. Buranın köylüleri, benim kardeşlerim, akrabalarım gibi. Onlar da beni kendi köylüsü gibi sayar.

Ne de olsa, Kral Asativata’nın vasiyetini yerine getiren kişi değil miydi Çambel?  

"Ve eğer krallar arasında bir kral, 
Prensler arasında bir prens, 
Hatırı sayılır bir insan 
Asativata'nın adını bu kapıdan siler, 
Buraya başka bir ad yazar 
 ... 
Bu kapıyı yıkarsa 
O zaman Gök Tanrısı, Yer Tanrısı 
Ve evrenin güneşi 
Ve bütün tanrıların gelen kuşakları 
Bu kralı, bu prensi 
Ya da hatırı sayılır kişiyi 
Yeryüzünden sileceklerdir" 

buyurmuş kral. "Yalnızca Asativata'nın adı ölümsüzdür, / Sonsuza dek / Güneşin / Ve ayın adı gibi" demiş. Ekleyelim; kralın ölümsüzlüğü, artık Halet Çambel'e geçmiştir.





ANILAR


Validen takdir yerine tekdir

Karatepe-Aslantaş kazısı; üniversite, Eski Eserler Genel Müdürlüğü ve TTK tarafından ayrılan ödenekle sürüyordu. Ödenek yetersizdi ama eski Adanava’nın bolluk ruhu ayaktaydı! 1947’de Kadirli Kaymakamı Ahmet Cevdet Geçkil ve halk destek oldu onlara. Prof. Bossert ve Çambel kaymakamdan yardım istedi. Kaymakamlığın böyle bir bütçesi olmadığından Geçkil, Çocuk Esirgeme Kurumu aracılığıyla bir eşya piyangosu düzenledi. Gelirin yarısı kazı çalışmalarına, yarısı belediyede kitaplık kurulmasına ve 23 Nisanda yoksul çocuklara harcandı.
Bu destek sayesinde çalışmalar hız kazandı, hiyerogliflerin çözümünde yol alındı. Ama daha sonra Çambel ve Bossert valiyi ziyarete gittiğinde bu çabanın devletteki karşılığının takdir olmadığını gördü. Vali, "Kaymakama, Kadirli'de otur, hiçbir şeye karışma, iş yapmaya kalkışma. dedim. İş yapmaya kalktı, ben de tekdir ettim (azarladım)" sözleri, şaşırtmıştı onları. 





Çatı, müze kadar ilgi gördü

Çıplak betonlu açık hava müzesinin yapımına 1957de başlanır. Ortaya çıkan, bir ilk eserdir. Yapının göze batmaması için uygulanan çıplak beton tekniği, sonraları ilginin merkezine oturur: İnşaat mühendisliği öğrencileri, sadece yapıyı görmeye gelir. İnşaatı sürerken trafikçiler yolda kalır. Nail Çakırhan, onları ekibin çadırlarında misafir eder. Sonra, çatılar daha kalıptayken uzun boylu biri gelir. "Getirin merdiven" der, kalıbın üstüne bakar. Ama kim olduğu belli değildir. Aşağı inince Çambel'in, "Efendim, taşlara da bakar mısınız?" sorusuna, "Taş bana lazım değil" diye yanıt verip gider. Ekip bozulur tabi, "O kadar taşlar için uğraşıyoruz, bu adam böyle söylüyor" diye düşünür. 10 gün sonra, köprü işçileri, mühendis gelir, 20 çadır kurar, yakındaki derenin oraya. "Biz burada köprü yapıyoruz, bizi Necdet Ülger gönderdi" derler. O zaman anlaşılır ki o adam Mersin 5’inci Karayolları Bölge Müdürü Necdet Ülger'dir. Çıplak beton yapıldığını trafikçilerden öğrenmiş, incelemesinin ardından da "Buraya muhakkak iki köprü yapmak lazım, senenin her gününde buranın açık olması lazım" demiş ve köprü ekibini göndermiştir. "Oysa" diyor Çambel, "Burada bir dere vardı. Arada bir sel olursa kapanırdı, o kadar önemli değildi yani."



Fotoğraflar: Lütfü Dağtaş 


Duygu Özsüphandağ Yayman, İzmir Life dergisi, Kasım 2003 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Türkiye sinemasının gönül yarası: Erkan Yücel

“Türk sineması onun kıymetini bilmedi.”  Sinema eleştirmenleri bu konuda içleri yana yana hemfikir. Türkiye sinemasında uluslararası bir festivalden ödül alan ilk oyuncu Erkan Yücel, hayatını adil ve eşitlikçi bir dünya için devrimci tiyatroya adamıştı. Ölümünün üzerinden çeyrek asır geçse de o, “Şimdi geçti buradan”. Erkan Yücel, deyince ilkin ne geliyor aklınıza? İyi bir tiyatro ve sinema izleyicisiyseniz bir yerlerden zihninize çarpmış olmalı bu isim. “Hakk â ri’de Bir Mevsim”den, “Bereketli Topraklar Üzerinde’den”, “Yorgun Savaşçı”dan, Ankara Sanat Tiyatrosu’ndan (AST) ya da tiyatroyu Anadolu yollarına çıkaran bir derviş misali Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu’ndan... Kazandığı ödüllerden ya da filmleri yasaklanmış, kendisi çok kez tutuklanmış olduğundan mı duydunuz onun adını? Belki de doğaçlama ustası bir mizahçı namını biliyorsunuz. Hani o mizah kaseti furyası başlamadan çok önce bir dost meclisinde kaydedilen, meddahlık yaptığı kaset döne dolaşa sizin elinize de

Ah Mana Mu* dünyayı savaşlar şekillendiriyor, hâlâ!

Handan Gök ç ek’in ailesinin hikâyesinden yola çıkarak yazdığı mübadele romanı “Ah Mana Mu”, yine bir savaşın ortasında, onun yol a ç tığı kitlesel göç yaşanırken üçüncü baskısını yaptı. Ah Mana Mu'da mübadilleri, Elenika’da linç edilen Rum azınlıkları odağına alan, öykülerinde şiddete ve ayrımcılığa karşı sesini yükselten yazar, "Benim derdim, ötekilerle. Belki de büyüklerimin yaşadığı travma, genlerime işledi" diyor. Dünyaya şeklini yine savaşlar veriyor; coğrafi ve beşeri sınırlar yine savaşlarla ç iziliyordu. Anadolu ve Yunanistan’da vakitlerden, mübadele vaktiydi. Yatağı değiştirilen nehirler gibiydi hayatlar. O ailelerden birinin hikâyesi, üç kuşak sonra, “ Ah Mana Mu ” (Ah, anneciğim!) diye seslendi bize. Hayatından bir par ç ayı Yanya’dan Mersin Limanı'na gelirken mübadele yollarında bırakan Rena ile Sakuş’un acısını, İzmirli torunları Handan Gök ç ek yazdı. Roman, 2010 yılından bu yana kendi yolunda usul usul yürüdü. İlköğretim sekizinci sınıf

Bir gazetecilik ve siyaset okulu: Demokrat İzmir Gazetesi

Yola Demokrat Parti ile çıktı ama kısa zamanda gazete, “Demokrat”lığa sadık kalarak yolunu ayırdı. DP’nin en sıkı muhalifi, ülke çapında ses getiren haberlerin sahibi gazete, yetiştirdiği gazetecilerin ruhunda yaşıyor.  13 Şubat 1953 tarihli sayı İkisinin de adı “Demokrat” idi. Biri gazete, diğeri parti idi. 1946’da çok partili sistemin ilk seçimi, Adnan Menderes’in Demokrat Parti’sinin (DP) de ilk seçimiydi. Ardından Adnan Düvenci’nin Demokrat İzmir Gazetesi, DP’nin yayın organı gibi kuruldu. Denirdi ki, “İki Adnanlar Ege’de DP’yi var etti”. Ancak gazeteyle partinin yolları 1950’lerin başında ayrıldı. Demokrat İzmir, solda muhalif bir gazeteye dönüştü, DP ile ters düştü, haberleri ülke çapında ses getirdi. En çok Attilâ İlhan’ın çıkardığı gazete olarak bilindi, gazeteciler için bir okul oldu.  Beş gazeteci, tanık oldukları dönemler üzerinden, Türk basın tarihinin mihenk taşı Demokrat İzmir’in hikâyesini ve aslında “demokrasi” kavramının siyasi tarihimizde geçtiği yoll